Neden hastalanıyoruz?

– Hastalanıyoruz, çünkü duygusal ve düşünce alanında bir sürü çatışma yaşıyoruz. Ama daha çok duygusal alanda. O duygusal çatışmalar da kişiye göre değişiyor. Benim öfkelendiğime bir başkası, “Buna mı kızdın!”

diyebiliyor. Nedeni araştırmaya kalktığımızda karşımıza bilinçaltı çıkıyor.

Demek ki, bizi yönlendiren, bilinçaltındaki birikimler, hücresel kayıtlar.

Eğer öfkeyle ilgili bir travmamız varsa, çok daha yoğun yaşıyoruz. Ya da üzüntüyle ilgili bir travmamız varsa, iki kat daha fazla üzülebiliyoruz.

Yani duygusal çatışmalar, kaynak olarak bütün hastalıklar için bir numaralı veri…

Pardon, pardon! Kalp krizi ya da kanser gibi somut hastalıklar da dahil mi?

– Evet hepsinin sebebi duygusal! Kazalar, yaralanmalar, zehirlenmeler hariç.

Eğer doğru bu söyledikleriniz doğruysa, burçlar gibi hastalıkları kategorize edip, genelleyebiliyorsunuz…

– Evet aynen öyle. Burç gibi zaten. Mesela hayatınızdaki kişilerle yaşanan çatışmalar, ayrılıklar sağ memede tümör ya da sıkıntıya sebep olurken, anne ve çocukla ilgili dertler sol memeyi etkiliyor.

Steve Jobs pankreas kanserinden öldü. Sebebi neydi o zaman?

– Pankreas söz konusu olduğunda, ‘tat alma’yla ilgili bir sorun oluyor.

Çünkü pankreas, vücuttaki şeker mekanizmasını yöneten organ. Pankreası etkileyen ne derseniz, obsesyon, takıntı. Bir de büründüğün kimliğin dışına çıkamamak, robot tarzı bir yaşam sürmek…

Her pankreas kanserinin sebebi bu mudur? Genellemek doğru mudur?

– Onu da söyleyeyim. Kanser dediğimiz zaman üç şeyin aynı anda ortaya çıkması gerekiyor. 1- Aşırı derecede dramatik olması. 2- Beklenmedik olması. 3- Sizi izolasyona götürmesi, yalnızlığa itmesi. Bu üç şık kanseri meydana getiriyor.

İnsanlar kanserden ölüp gidiyor, nasıl bir mekanizma işliyor ki bu sonuç ortaya çıkıyor?

– Duyguların, düşüncelerin yansıdığı organlar var. Mesela dert etmek, takıntı yapmak en çok mide-bağırsak sistemini vuruyor. Şu yüzden: Bir şeylerin üzerine fazla düştüğünüzde organ rezonansa giriyor, frekans bazında. Bize öğretilen tıp, hücreyle başlıyor. Evet, hastalanan hücre ama biz hastalığa hücre bazından bakmayacağız. Atom ve atom altı bazından bakabilirsek, o zaman işin içine duygu ve düşünceler de girebiliyor.

Düşüncelerimizi etkileyen duygularımız. Düşünceyle her şeyi yaratabiliyoruz. Hatta, hücrenin atom altı parçacıklarını bozarak hastalık bile yaratabiliyoruz! Dolayısıyla, takıntı ve dert etme, mide ve bağırsak sistemini, öfke ve özellikle de hazmedilmemiş öfke karaciğer ve safra kesesini etkiliyor. Bakın, “Üzüntüden verem oldu” derler ya doğru, üzüntü de en çok akciğerleri ve hava alma sistemini etkiliyor. Korkular, böbreklerimizi ve mesane sistemimizi etkiliyor, endişeler bele vuruyor.

Kalp sevgi alanımız… *

 

*YEDİ ELEKTROMANYETİK ALAN*

 

*E o zaman kalp krizinin sebebi, sevgisizlik mi?

– Bizim ruhumuzla bağlantımız kalp. Kalbimizin açık olması gerekiyor. Biz, bu bedene kalple, entegre oluyoruz. O yüzden ‘açık kalpli’ ya da ‘kalbi kapalı’ deyimleri var. Sevgi enerjimiz, bizim yaşam kaynağımız. Bu noktada bir blokaj varsa, yani insan hayal kırıklıklarıyla, kalp kırıklıklarıyla, nefret duygularıyla, hayatında kendi kişiliğini sergileyemiyorsa, kendi rolünü oynayamıyorsa, kalbini kapatıyor. Bu sefer seçici davranıyor, ancak çok güvendiklerine kalbini açıyor, böyle bir durumda kalp beslenemiyor. Bu, daha çok otoriter kişilerde gözleniyor. Mesela kalp krizi, askerlerde daha çok görülüyor. Otorite, hiyerarşi, arzu ettikleri sevgiyi gösterememe sonucunu doğuruyor. Yani ‘sevgi alanı’nı kapattığınız zaman, kalbinizi de kapatıyorsunuz. Kalp kapandığı zaman kalp hastalığı riski doğuyor.

Klasik tıpçılar, “Bütün bunlar palavra!” demez mi?

– Diyebilirler, yapabileceğim bir şey yok. Ama biz tıbba, hücre bazından değil, atom altı açısından bakıyoruz. O zaman bu açıklamalar anlam kazanıyor. Vücudumuz, yedi elektromanyetik alandan oluşuyor. Yedi farklı rezonans… 45 hertz’den 100 hertz’e kadar. Her bölümün organları da, o organların etkilendiği duygular da farklı. Etkilendiği renk ve ses de…

Kimi ‘do’ frekanslarından rezonansa girerken, kimisi ‘si’den alıyor.

Tedaviyi de ona göre yapıyoruz. Yaşanan her duygusal çatışma, vücudun sigorta sistemini alarma geçiriyor. Nasıl ki evde sigorta sistemi var, aşırı yüklenme söz konusu olduğunda kendini korumak için ‘şak’ kapanır, vücudumuzda da aynı sistem işliyor.

Nasıl yani? ‘Hastalık’, aslında vücudun bizi kurtarmak için verdiği bir alarm mı!

– Tam isabet! Vücudumuz, elektromanyetik dalgalar, çevre kirlilikleri, yediklerimiz, içtiklerimiz yüzünden sürekli taarruz altında. İçeride çok büyük bir savaş veriyor ve hayati organlarımıza zarar gelmesin diye zaman zaman ‘blokaj’ yapıp, sigortaları kapatıyor. Evrensel sistem, bizim sürekli yaşamamızı istiyor, buna göre programlanmış. Ama bu blokajlar oluşunca da, kalıcı oluyor. İşte ‘kronik ağrı’ların ortaya çıkmasının sebebi de bu.

İyileşememe nedeni de o sigortaların açılmaması. Birinin açması gerekiyor…

O siz mi oluyorsunuz?

– Evet ben oluyorum! Mesela akupunktur, blokajları açmak için kullanılan yöntemlerden biri. Kullanılan iğne, aslında bir anten, bir alıcı. Ve siz, ilgili noktalara o iğneyi taktığınız zaman, evrensel frekanslarla uyumlu hale getiriyorsunuz. Vücudunuzun içindeki bütün organlar, bütün hücreler, aslında birer alıcı-verici olarak çalışıyor. Aslında vücut, bir ‘hücresel elektrik sistemi’. Bu yüzden de frekans tedavileri gelişiyor. *

 

*İÇ HEKİM HER ŞEYİ ONARIYOR*

 

*Ne işe yarıyor bu frekans tedavileri?

– Bloke edilen sigortaların açılmasına yarıyor. Çünkü o blokajlar, hastalıkların da kaynağı. Bir sürü hastalığa yol açıyor. Blokaj açıldığında ne oluyor? Vücutta enerji akışı başlıyor. İşte iyileşmenin sırrı bu: En büyük tedaviyi, vücudun kendisi sağlıyor. Hücre, kendi kendini onarıyor.

Biz buna, ‘iç hekim’ diyoruz ve iç hekim her şeyi orijinal haline getirebiliyor. Yeter ki blokaj olmasın, sigortalar açılsın, enerji balansı sağlansın. Ne var ki, sigortayı açmak da tek başına yeterli değil. Aynı zamanda sigortayı kapatan o nedeni de ortadan kaldırmak gerekiyor. Nedeni ortadan kaldırmazsanız, açıldıktan bir süre sonra tekrar kapanır. İşte o neden de, ‘duygusal çatışma’…

Peki bu duygusal çatışmaların çözümü için konuşmak, terapi gerekmiyor mu?

– Hayır. Söz konusu olan bir enerji sistemi. Siz o insanı, evrensel frekanslarla uyumlu hale getirdiğiniz zaman, otomatik olarak gerçekleşiyor.

Sadece onu uyarmanız gerek: “Sen şu konularda böyle bir hata yapıyorsun” ya da “Kimseye güvenmiyorsun” ya da “Aşırı öfkelisin o yüzden yapıyorsun” ya da “Kendini sevmiyorsun” gibi. Bunları söylemek zorundayız, çünkü insanın özgür iradesi var. İstemediği taktirde kendini kapatıyor, doktor da içeri girip tamirat yapamıyor.

Tedavi ettiğiniz kanser hastaları oldu mu?

– Bir sürü…

Sonuç aldınız mı?

– Aldım tabii. Kitabımda da, Kansersiz Yaşam Derneği Başkanı Dida Kaymaz’ın yazısı var. Kanseri karaciğere sıçramıştı. Altı ay ömür biçmişlerdi, şu anda yedinci yılında. Karaciğeri bozan duygusal çatışmayı yok ettiğiniz zaman… Ne demiştik karaciğer kanseri için? Hazmedilmemiş öfkeler, mertebe kaybı… İşte bu korkuları giderirseniz sorun kalmıyor.

Peki koskoca Steve Jobs sizin yaptığınız tedavilerden habersiz miydi?

– Bence habersizdi. Bilseydi denerdi. Bu anlattıklarım çok yeni. Tıp Fakültelerinde resmi olarak öğretilmiyor henüz. Benim de bu ‘Şifa Sende’

kitabının yazmamın nedeni bu sistemi tanıtmak…*

 

*VÜCUT KENDİNİ ONARABİLEN BİR TASARIM*

 

*Her kanserde etkili olabiliyor musunuz?

– Hayır. Bazı sınırlamalar var. Terminal (son) dönem olmayacak. Bir de bir frekans alışverişi söz konusu. Hastanın hekimine güvenip, bilinçaltını açması gerek. Artık kendi haline bırakılmış, düşünme kabiliyetini kaybetmiş hastalara bir şey yapamam.

Peki sizce neden insan ölümsüz olmuyor?

– O mümkün değil. Yaradan, hücrelerimize ‘telomer’ dediğimiz bir format koymuş. Bir amino asit. Kromozomların uçlarındaki telomerler kum saati gibi geriye doğru akıyor. Yani siz isteseniz de, istemeseniz de bir ömrünüz var.

Ama hayat kalitenizi, elektromanyetik frekanslar ve evrensel yasalarla uyumlu hale getirmeniz sayesinde, telomerin aşınması yavaşlıyor. O zaman daha uzun yaşamanız mümkün oluyor.

Nilüfer’e ne yaptınız?

– Anlattığım bütün tedavileri uyguluyoruz, blokajlarını açıyoruz.

Kim sağlıklı, kim hasta?

– İnsanlar depresyon hapı, kolesterol ilacı, ağrı kesici, tansiyon hapı kullanıyor sonra da, “Sağlıklıyım” diyor. Bu kadar ilaç kullanırken kendinize sağlıklı diyemezsiniz. *

 

*YAPAY MUTLULUK HALİ *

 

*Etrafımda bir sürü antidepresan alan var…

– Ben öyle kafadan antidepresan alınmasına da karşıyım. Biz, ruhumuzu geliştirmek için dünyaya geldik. Yapamadığımız zaman hastalanıyoruz.

Antidepresan alanlardaki ‘yapay mutluluk hali’, ruhsal tekamülün durduğunu gösteriyor. İleride, daha da kötü şeylerin habercisi olabilir.

Vücudun kendi kendini onarabilen bir tasarım olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?

– Elinizi kestiğinizde, yarayı temizler tentürdiyot sürer ve yarayı kapatırsınız, bir hafta sonra bakarsınız iyileşmiştir. Vücut en kötü yaraları bile iyileştiriyor.

Kitabınızda bir de ‘hücrenin asitlenmesi’nden bahsediyorsunuz. Ne oluyor yani?

– Artık doğal yaşam formundan çok uzaklaştık. Yediklerimizdeki bir sürü madde, GDO’lu gıdalar, donmuş etler vücudun asidik etkisini arttırıyor.

N’apacağız peki?

– Yapılacak şey şu, beslenirken mümkün olduğu kadar asit-baz oranını dengelemek. Mesela tükettiğimiz asitin üç-dört misli bazik gıda yemek. 100 gram et yediyseniz yanında mutlaka 300-400 gram salata olacak. Ben sebze, salata ve tavuk çok yiyorum. Eti çok az yiyorum. Balığı seviyorum. Onun dışında mutlaka Himalaya tuzu kullanıyorum. Normal tuzda sodyum klorür var.

Aşırı klorüre yüklendiğimiz zaman böbrekleri yoruyoruz. O olmazsa deniz tuzu, kaya tuzu…

Bu asitlenme sorununa karşı yapılabilecek bir şey var mı?

– Sabahları bir bardak suya bir tatlı kaşığı karbonat koyun için. Akşam yatarken de birkaç damla elma sirkesi konmuş bir bardak su içerseniz asitlenme sorununu çözmüş olursunuz. Onun dışındakiler bildiğiniz şeyler:

Sağlıklı besleneceğiz. Bol su içeceğiz. Aktif yaşayacağız. Spor yapacağız.

Ruhumuzu beslemeyi öğreneceğiz. Korkular sevgiyi yok ediyor, korkuları ve endişelerimizi azaltacağız. Bağımlı olmayacağız, kendimiz olacağız.

Hayattan tat almaya bakacağız. Öfke kontrolünü öğreneceğiz. Duygularımız konusunda yalan söylemeyeceğiz, kendimizi iyi hissetmiyorsak, “Ben iyiyim”

demeyeceğiz. Çocuklarımızı, “Büyüklerini sayacaksın, küçüklerini seveceksin” diye yetiştirmekten vazgeçeceğiz çünkü o zaman kendilerini sevmeye sıra gelmiyor! Onlara hep, “Sen özelsin, sen değerlisin!”

diyeceğiz. Ve değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabulleneceğiz. Sistemin, negatif enerjiyi toprağa bırakabilmesi için bu şart. *

 

*Dr. Erhan Özer.*

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: