Herkes Cömert Herkes Anlayışlı Herkes Aşk Dolu Ama Herkes Yalnız

Röportaj: Altan Akay

Herkes anlayışlı, herkes cömert, herkes aşk dolu; ama nedense herkes yalnız son zamanlarda… Neden :-)  

Sanayileşme sonrası postmodern bir toplum olduk; globalleşme, tüketim odaklı yaşamları daha bir yaygınlaştırdı. Her şey çok hızlandı.  Bir yerden bir yere hızla yolculuk ediyoruz, bilgiye hızla ulaşıyoruz. Reklamlarla, sosyal medya ile her an uyaran bombardımanına maruz kalıyoruz. Bilinçdışımıza sürekli bir müdahale söz konusu…

Nelerden hoşlanmamız gerektiği, nasıl eğleneceğimiz, neye ihtiyacımız olduğu, vb. birçok konuda yönlendiriliyoruz.

Herkes cömert, anlayışlı ve aşk dolu olmak istiyor; bunlar baskın kültürün idealize ettiği durumlar. Ancak kültür, bireyselliği öne çıkarıyor. Fakat bu kavramların içini doldurmak için gereken; sabır, hoşgörü ve gerçek paylaşım becerilerini ne öne çıkarıyor, ne de destekliyor.

Varsa yoksa iyi para kazanabilmek, en son teknolojiyi satın alabilmek, lüks yerlerde tatil yapabilmek, en iyi okullara gitmek için o kurstan bu kursa çocuklarımızı sürüklemek… Başarılı insan ve sorumluluk sahibi ebeveyn böyle tanımlanır oldu artık. O paralar kazanılırken kaç eş değiştirildi, kaç çocuk ebeveynsiz büyüdü, hangi insanlar ezildi, insanlık değerleri ne derinlikte yok sayıldı, kimse sorgulamıyor. Sonra organ hırsızlığı arttı, cinayetler arttı, suç oranı arttı, sigara kullanımı ortaokul yaşına düştü gibi haberleri duyduğumuzda şaşırıyoruz.

Oysa idealize ettiğimiz tüketime odaklı yaşam tarzı ile bu suç oranlarının bağını kurabilsek; o yaşamlara ne bu kadar imrenir, ne böyle bir yaşamımız olmadığı için mutsuz olur, ne de çocuklarımızı öyle olmaları için desteklerdik.

Bugünkü sosyal sistemin, kişilere giydirdiği iki ana elbiseyi değerlendirmek istiyorum. Para-iş , ilişki-evlilik. Bu sistem; kişileri bir şekilde bu iki yöne yönlendiriyor, ya da bu iki yönden baskılıyor. Düşüncem şu ki; soyguncu olaylar, kişilerden bu elbiseleri çaldıklarında, kişi ne kadar az üşüyorsa, bana göre o kadar çok gerçek güce sahip… Gerçek gücü de; olumsuzluklara karşı çözüm odaklı olmak ve mutsuzluğun sürekliliğini bertaraf ederek harekete geçebilme miktarı olarak tanımlıyorum. Söz konusu durumlara sahipken cengaver kesilenler, kaybettikten sonra zorlu bir süreç içerisine girebiliyorlar. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Soyguncu olaylar kavramını sevdim.  Düşündürdü beni.  Hayat düz bir çizgi halinde gitmiyor. Garanti gördüğünüz işinizi kaybedebiliyorsunuz; eşiniz hastalanabiliyor ya da başka bir insana ilgi duyabiliyor; çocuğunuz engelli doğabiliyor; rahat yaşamayı düşünerek seçtiğiniz eşiniz iflas edebiliyor; siz sağlığınızı kaybedebiliyorsunuz… Sizin deyiminizle bu ‘soyguncu olaylar’,  tüm dengemizi altüst ediyor. Kimi içine kapanıyor, kimi kendini alkole veriyor, kimi şiddete başvuruyor. Sen diyorsun ki; gerçek güç, bu zor zamanlarda fazla yara almadan, sevdiklerimize zarar vermeden ayakta kalabilmektir.

Evet, sistemin içinde avantajlı durumda olanlar, yani; iyi eğitimi, iyi işi, iyi geliri, iyi sağlığı ve iyi bir ailesi olanlar, sahip oldukları gücün nereden geldiğini ve anlamını bilirlerse, güçlerini doğru kullanabilirler.

Bunlar geçici güç kaynaklarıdır; her an değişime uğrayabilirler. Bu yüzden, bizim sahip olduklarımızdan mahrum olan kişi ve durumları insanlık halleri olarak görüp, yargılamadan yaklaşabilmek çok önemlidir.

Gerçek güç içten gelir; dış faktörlere bağlı değildir, kendine yeter. Kanıtlamak, yönetmek, kontrol etmek gibi amaçları yoktur. Aikido’da olduğu gibi amaç, kimse zarar görmeden olumsuzluğu etkisiz hale getirmektir.

İçerisinde yaşadığımız sosyal düzenin, bireyleri, ‘sonuç odaklı’ yaşamaya ve ‘sonuç odaklı’ düşünmeye ittiğini görüyorum. Halbuki ruhun/beynin yaşamak istediği duygular, süreçteyken kişinin psikolojisinde daha çok karşılık buluyor. Kişi, sonuç odaklı düşünerek hedefe ulaştığında da; ruh/beyin, süreç kısmından mahrum kaldığı için hayal kırıklığı yaşayabiliyor. Kişi bu yaklaşımlarını nasıl ele alabilir?

Bu söylediğini, yelkenci bir danışanımla şöyle formüle etmiştik: Yelkenlimizle yola çıkıyoruz, üç aşağı beş yukarı nereye gitmek istediğimizle ilgili bir hedefimiz olmalı, yoksa oradan oraya amaçsızca salınırız.

Sizin bahsettiğiniz hayal kırıklığını yaşayanlar; hedefe ulaşmayı, tüm yolculuğun tek amacı olarak görenler.

Hava koşulları değiştiği için veya yelken zarar gördüğü için, gitmek istedikleri yere varamadıklarında, dünya başlarına yıkılır gibi olur. Bu kişiler, gitmek istedikleri yere vardıklarında da, o hedefe o kadar odaklanmışlardır ki; bir boşluk duygusuna kapılırlar. Bir sonraki amacı bulana dek bu boşluk duygusu devam eder.

Eğer gitmek istediğimiz yere doğru yol alırken keyifli bir yolculuk geçirmeye karar verirsek, durum birden farklılaşıyor. Bir nedenle tam olarak o hedefe varamasak bile, ona yakın bir hedef bizi mutlu ediyor, çünkü biz zaten yolculuğun her aşamasından keyif almış oluyoruz. Çoğumuzun yanlış bir inancı var; zannediyoruz ki amacımıza ulaşmak için zorlanmalı, acı çekmeli, kimi zaman insanüstü performans göstermeliyiz. Bu doğru değil. Hatta keyifli bir yolculuğun hedefe ulaşmayı daha mümkün kıldığını bile söyleyebilirim.

Çoğumuz yaşamışızdır, evdeki hesabın çarşıya uymadığı durumlar vardır. Biz bir plan yaparız ama hayat izin vermez. O zaman, esneyip; keyifli bir yolculukla, bizi tatmin edecek şekilde değişikliğe uğramış hedeflerimize ulaşabiliriz.

Aileler çocuklarının başarısı ve statüsü üzerinden toplumda saygınlık ve takdir topluyorlar. 30’lu yaşlara gelmiş, ailesiyle veya yalnız oturan, evden çalışan, evlenmemiş kişilere toplum ‘eksik’ gözüyle bakıyor.

Kişilerin, ailelerinden/çevrelerinden gördükleri saygınlık ve onlara yüklenen ‘olgunluk-büyümüş olmak’ sıfatı; daha önce bahsi geçen elbiseleri giymekle pek bir tamamlanıyor ve ‘aferin’ alıyor gibi… Ne dersiniz? Onları başarmak, onlara sahip olmak mıdır büyümek/olgunlaşmak?

Şu andaki Türk toplumunda iş ve evlilik; aileden kopuşun en geçerli, en saygın araçları olarak kabul görüyor. İşiniz varsa; ekonomik olarak bağımsızlaşıyorsunuz. Hatta iyi bir işiniz varsa, aileye destek olmanız bile mümkün. Birçok aile için kazandığınız paranın miktarı çok önemli…

30’lu yaşlara gelmiş, ailesiyle veya yalnız oturan, evden çalışan, evlenmemiş kişilere toplum‘eksik’ gözüyle bakıyor. Normun dışına çıkmak, bu tür yansıtmalarla yaşamak anlamına geliyor. Evli değilseniz, her gün gittiğiniz bir işiniz yoksa, ‘rahat’ olduğunuza dair bazı varsayımlar var; annenizin şoförlüğünü ve bakıcılığını yapmanız beklenebilir. Ya da aile şirketini devralmanız istenebilir.

Aslında bu durum, yaşarken çok zor ve ağır olsa da, aynı zamanda bir özgürleşme de getiriyor. Aferinler bu düzeyde olunca değersizleşiyorlar; dolayısıyla kendi aferinlerimizin çerçevesinde seçimler yapmamız daha kolay oluyor. Böylece, gerçekten olgunlaşmış oluyor insan…

Gördüğüm kadarıyla kişiler, dünyadaki varlıklarını hissetmek-onaylamak- ve anlık huzurlarını sağlamak için, geçmişi ve geleceği bol bol düşünme eğilimdeler. Yani iç huzuru sağlamak için beyin; ya önceki tecrübeleri akla getirerek, onaylama yolu ile kişiye bu huzuru sağlıyor; ya da gelecek hayalleri üzerinden kendini rahatlatıyor. Anda kalınarak yaşanmadığı için de, kişi mutlak huzura tam olarak erişemiyor. Etrafıma baktığımda, düşünmemek için bir şeyler yapmadan duramayan insanlar görüyorum ve çoğu bu durumun farkında değiller. Halbuki anda kalarak düşünme başarılabildiğinde, adeta cennetin kapıları aralanıyor. Bu demek değil ki; hayallerimizi ve anılarımızı reddedelim. Onlar olacaklar mutlaka. Fakat onların esiri olmadan yaşamayı başarabilmek için nereden başlanabilir?

Geçmiş veya geleceğe odaklanmayı, insanın kendini rahatlatma yöntemlerinden biri olarak düşünüyorsunuz ama benim danışanlarımın pek çoğu bu nedenle psikolojik sorunlar yaşıyorlar. Anı yaşamamanın insana çok pahalıya mal olduğu konusunda ise sizinle tamamen hemfikirim.

 ‘Her anın değerini bilerek, kontrolümde olmayan durumlar için üzülmeden yaşamak.’

Düşünürsek, hayat anlardan oluşuyor. Zor bir hayatı olan babamı 59 yaşında, bir trafik kazasında kaybedince, kendi kendime şu soruları sordum: ‘Bu olaydan ne öğrenmeliyim ki benim için bu kadar önemli bir kayba değsin? Babam benimle iletişim kurabilse ne öğrenmemi isterdi?’ 14 sene önce verdiğim ve hala geçerliliğini koruyan cevabım şuydu: ‘Her anın değerini bilerek, kontrolümde olmayan durumlar için üzülmeden yaşamak.’

Her şeyde olduğu gibi denge, bu konuda da önemli. Bugünü anlamlandırırken, geleceği planlarken; ister istemez geçmiş deneyimlerimizden yararlanıyoruz. Aslında bu deneyimler bizi sınırlandırıyor, ufkumuzu belirliyor. Bilincimiz, sonsuz olasılıkların içinden bazılarını algılayabiliyor. Üstelik bu deneyimler gerçeği yansıtmıyor, sadece zihnimizde ve ruhumuzda bıraktıkları iz gerçek.  Terapide zaman zaman danışanlarımın geçmişle ilgili algıları üzerinde çalışırız. Örneğin takıntıları olan bir danışanım geçmişte yaşadığı travmatik bir olayı o kadar önemsiz görüyordu ki; çalışmaya başlamamızdan 1 sene sonra dile getirdi.

Anı yaşamak için nereden başlayalım? Her an, ‘Şu an mutlu olmak için ne tür bir seçim yapmalıyım?’ sorusunu soralım.

Cevabımız, şartlanmışlıkların ötesinde; hayatımızı, aktivite ve materyal nesnelerle doldurmanın dışında olsun. Geçmişte yaşadığımız acılara ve kırılmışlıklara tutunmayıp; onları özgür bırakalım, geleceğin sonsuz olasılıklarına kendimizi açalım derim.

Duygusal ilişkileri sonlandığında, birbirlerine veryansın eden kişileri görüyorum. E şimdi bi’ dakika… Onların hırçınlığı ve öfkesi karşıya mı, yoksa doğru bir seçim yapamadıklarını kabullenemediklerinden dolayı içte içe kendilerine mi? Nihayetinde -istisnalar hariç- onlar seçmemişler miydi eşlerini? Ne düşünüyorsunuz?

Altan, isterseniz çift olmak, romantik bir ilişkiye girmek ne demek oradan başlayalım bu sorunun cevabına.

Partner olarak yakınlık hissettiğimiz kişi bizim sahip olmak istediğimiz ya da ihtiyaç duyduğumuz ama bizde olmayan bazı nitelikler taşır.

Örneğin biz içe kapalıysak, partnerimiz bize göre daha dışa dönüktür. Veya; ‘ben teknik konulardan hiç anlamam ama eşim çok beceriklidir.’ gibi… Bağlanma ihtiyacı her insanda var. Başlangıçta partnerimizi idealize ediyoruz yani olumsuz özelliklerini ya görmüyoruz ya da önemsemiyoruz. Zamanla aramızdaki farklılıklar birbirimizin yaşamında olumsuz etkiler göstererek ortaya çıkıyor. Dışa dönük taraf hep gezmek istiyor, eve yeterince zaman ayırmıyor; ya da eşim benimle teknik konuları paylaşamamaktan rahatsız olmaya başlıyor ve bunu  küçümseyerek dile getiriyor. Duygusal ilişkilerin sonlanma nedenleri buralara dayanıyor.

Bağlandığımız kişiyi; anlaşmazlıklarla; farklı yönde ve hızda gelişmekle; hastalık, ölüm gibi yaşam olayları ile kaybediyor olduğumuzu hissettiğimizde, yoğun bir kayıp duygusu yaşarız.  Bu nedenle eş kaybı, yaşamdaki en büyük stres kaynaklarından biridir.

Hepimiz eşimizle mutlu olmak istiyoruz ama olmuyor. Sorun, farklılıklara yaklaşım tarzımızdan kaynaklanıyor. Çeşitli yöntemler kullanarak eşimizi değiştirmeye çalışıyoruz. Sormamız gereken soru şu aslında: ‘Bu sorun beni nasıl bir değişime yöneltiyor? Nasıl değişirsem; hem hayatımız daha keyifli olur, hem ben kendi sınırlarımı genişletmiş, daha olgun, gelişmiş bir insan olurum?’

Kızgınlık, istediğimiz gibi olmayan eşimize oluyor genellikle. Oysa kızmak, çaresiz hissetmek, kopmak yerine ‘ben değişirsem onun değişimi için alan açmış olurum’ demek gerekiyor. Böylece birbirimizi geliştirip büyütebiliyoruz. Kalıcı ve mutlu birliktelikleri mümkün kılan da bu oluyor.

İyice yoğunlaşan sosyal dinamikler içerisinde, üniversite okumanın gençler için ızıdraba dönüştüğünü görüyorum. Nasıl düşünebilir gençler İrem Hanım?

Sevgili Altan, bana sorarsanız ızdırap daha önce başlıyor…

Okul hayatını neredeyse baştan sona belirleyen, ebeveynlerin çocuklarını iyi bir üniversiteye sokma kaygısı.

Ebeveyn ne kadar eğitimli olursa olsun benim gördüğüm, öğretmen ve çevre baskısı ile çocuğundan, yaşına ve çocukluğuna uygun olmayan beklentiler içinde oluyor. Hiçbirimiz tek başımıza sisteme karşı duramıyoruz.

Çocuklar anı yaşar, bizim onlardan öğrenecek çok şeyimiz varken, gelecekteki ‘belirsiz’ bir hedef için bugünü feda etmelerini isteyerek, farkında olmadan onların ışığını nasıl söndürürüz diye bakıyoruz. Eğitimin amacı, bilgi yüklemek veya üniversite sınavını kazandırmak olduğunda, asıl önemli amaçlar tamamen kayboluyor. Bu amaçlar; kendini tanımak, sevmek, değer vermek, bilgiye nasıl ulaşacağını bilmek, öğrenmekten keyif almak ve nasıl öğreneceğini bilmek…

Böylece kendileri ile olan bağı kaybeden gençler, onlardan isteneni yapmaya o kadar alışıyorlar ki; ‘ben nasıl mutlu olurum?’ sorusunu sormuyorlar.  Sistemin önemsediği, değerli gördüğü yolda ilerliyorlar.  Ailesi istiyor diye ya da yüksek olan puanı tutuyor diye, kendi seçmediği alanda eğitim alıp, mutsuz olan birçok insan var.  Mezun olduktan sonra da o mesleği yaparken mutsuz oluyorlar, ya da  yanından geçmeyip kendilerine yeni bir yol bulmaya çalışıyorlar.

Gençler ne kadar erken yaşta kendileri için düşünebilmeyi, sistemi sorgulamayı başarırlarsa, o kadar kendilerinin farkında olabilirler.

Sisteme karşı tepkisel olmak enerji kaybı.

‘Bu sistemin içinde işime yarayanı alırım, yaramayanı dışarıda bırakırım.’ bakış açısı ile yaklaşırlarsa rahat ederler. Her birey çok özel, kendine has güçlü yönleri var. Neden zevk alıyorlarsa; o konunun üzerine yoğunlaşmanın fırsatlarını, yöntemlerini keşfedip, sabırla üzerine gitmeliler.

Söyleşi: Altan Akay

Fotoğraflar: Stephen Bray


Uzman Psikolog ve Aile Terapisti İrem Bray resmi websitesi

http://indigodergisi.com/2013/01/birazcik-sundan-birazcik-bundan-derken-hos-geldin-2013/

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: